Beşiktaş mitolojik tarihten itibaren özelliğini koruyan bir bölge olmakla
beraber, Bizans döneminde tanındı. Osmanlı dönemi ile bir yerleşim yeri
kimliğini alan Beşiktaş’ta, hem devlet görevlilerinin hem de sıradan halkın
yaşadığı semt olduğu için, İlçede çeşitli yapı tipleri mevcuttur.Osmanlı
döneminde Beşiktaş Kaptan-ı Deryaların semtiydi. 17.Yüzyıldan itibaren Abbasağa
ve Vişnezade Mahallelerinin oluşumuyla sırtlara doğru genişledi ve nüfus
karmaşası da oluşmaya başladı. Semtin ticari merkezi durumundaki Köyiçi’nde
müslümanlar, rumlar, ermeniler ve az sayıda da yahudiler yaşamaktaydı.Kır-kent
iç içeliğinin sur içi İstanbul’dan çok daha yoğun olduğu Beşiktaş,18.Yüzyılda da
bu özelliğini sürdürdü. Lale Devri ile birlikte İstanbul’da yaşanan toplumsal
değişimin 2 ünlü mekanından biri oldu. Cumhuriyet Döneminden sonra şehir
planlamasıyla düzenleme getirilen İlçede, ilk imar hareketleri örnekleri
görünmektedir.
BEŞİKTAŞ İLÇESİ COĞRAFİ YAPISI
İl topraklarının Avrupa bölümünde yer alır. Doğusundan İstanbul Boğazı,
kuzeyinden Sarıyer İlçesi, batısından Şişli İlçesi, güneyinden Beyoğlu İlçesi
ile çevrelenmiştir. Yüzölçümü 1520 hektardır. İstanbul Boğazı’nda kıyısının
uzunluğu 8375 M olan ilçenin, 23 mahallesi bulunmaktadır.
TİCARİ ÖZELLİKLERİ
İlçe hareketli ve çok canlı bir ticaret hayatına sahiptir.130 bine yakın ufak
alışveriş merkezi, 2 bin şirket merkezi, 85 banka şubesi, sermaye piyasasında
faaliyet gösteren kuruluşlar,Avrupa standartlarına uygun alış veriş merkezleri (
Akmerkez ) , plazalar ve uluslararası otel işletmeleri yanı sıra, Nobel ve
Pfızer ilaç fabrikaları ile yıldız Porselen işletmesiyle ilçe önemli bir işlev
görmektedir.
KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ
İlçe, coğrafi konum bakımından kıyı yerleşimleri ve iç yerleşim özelliklerine
sahiptir. Boğaz kıyısı olması ve tarihsel dokusu itibari ile sürekli turistik
bir gezi yeri görünümündedir. Tiyatro, sinema ve kültür merkezleri sayesinde de
sosyokültürel yaşam sürekli hareketlidir. İlçede Belediyemize ait 3 kültür
Merkezinde sinema, tiyatro gösterimi yanı sıra panel ve çeşitli kurslara yönelik
çalışmalar da yapılmaktadır. İlçemiz Marmara ve Belediyeler Birliği’nin üyesi
olmakla birlikte, aynı zamanda Boğaz’a kıyısı olan diğer ilçelerle birlikte (
Sarıyer, Beykoz, Üsküdar ) İstanbul Boğazı Belediyeler Birliği’ni kurdu..
Ülkemizin ilk futbol takımlarından olan BJK Spor Kulübü Merkezi de ilçemizdedir.
GÖRÜLECEK, GEZİLECEK ÖNEMLİ TURİSTİK YERLER
Beşiktaş ilçemiz 17.yüzyılda kurulmuş Bizans Osmanlı dönemine başkentlik yapmış,
İstanbul’un yöneticilerinin çoğu Beşiktaşta oturmuş, devlet idaresine ait birçok
kararlar buradan alınmıştır. Bu vesile ile ilçemizde saraylar, köşkler, müzeler,
kasırlar, korular ve yalılar o dönemin nostaljisini yaşatmaktadır. Çırağan
Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı, Fer’iye Sarayları ve Ihlamur Kasrı
bulunmaktadır. Boğaziçinde doğal güzellikleri bozulmadan her mevsim yeşil
örtüsünü koruyan Yıldız Korusu, Naile Sultan Korusu, Naciye Sultan Korusu, Vakıf
Korusu, Emir Erkayınlar Korusu, Arnavutköy Robert Koleji Korusu, İpar Korusu,
Fransız Yetimhanesi Korusu, Kortel Korusu, Ayşe Sultan Korusu, Boğaziçi
Üniversitesi Koruları ile kıyıdan 160m. Mesafesi olan Kuruçeşme Adası
(Galatasaray Adası yer almaktadır. 18.yüzyıldan itibaren de kıyı yerleşim
yerlerinde yapılan yalı ve konaklar da dikkat çekicidir. Dinsel yapılarda da
cami, havra, kilise ve sinegogları bir arada gezip görebilirsiniz. Canlı ve
zengin bir kültür yaşamına ev sahipliği yapan ilçemizde tiyatro, sinema,
alış-veriş merkezleri ve otellerin yan sıra Aşiyan Müzesi, Yıldız Sarayı Müzesi,
Deniz Müzesi, Resim ve Heykel Müzesi ve Şehir Müzesi gezilebilecek yerler
arasındadır.
ANTİK DÖNEM
Antik dönemde, Boğaz'ın iki yakasında uzanan kıyı şeridi sık ormanla kaplıydı.
Eğer buralarda bir zamanlar
patikalar ya da yollar mevcutsa bile bunlar çok dar ve elverişsiz olmalıdırlar.
Ulaşım muhtemelen kayıklarla, sallarla yapılıyordu. İç bölgelerde var olduğu
düşünülen yerleşim birimleri hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
Bugünkü Beşiktaş'ın en güney noktasını Dolmabahçe Sarayı oluşturur. Burası
adından da anlaşıldığı gibi, Osmanlı Döneminde denizin doldurulmasıyla elde
edilmiş bir alandır. Bizantion'lu Dionisios'un Pentekontorikon adıyla andığı bir
yer vardır ki Dionisios'a göre burada Pentekontoros'lar (elli kürekli gemi)
demirlerdi. Dolmabahçe'nin eskiden koy olduğu düşünülürse, Pentekontorikon
mevkii burası olabilir. Dionisios'a göre Peııtekontorikon'uıı yakınında "İskitli'nin
Köyü" diye anılan bir yerleşim yeri vardı. Tauros (boğa) adıyla anılan bu
İskit'li, İskit ülkesinden (bugünkü Ukrayna) kalkıp, Girit Kralı Minos'un karıs
Pasifae'yi baştan çıkarmaya giderken, burada konaklamıştır. Dionisios'un bu
öyküsü açıkça Yunan mitolojisindeki bir efsanenin daha akılcı bir versiyonudur.
Bu efsaneye göre deniz tanrısı Poseidon, Girit Kralı Minos'a kurban edilmek
üzere beyaz bir boğa gönderir. Kralın kurban etmek yerine boğayı beslediğini
görünce de ceza olarak karısı Pasifae'nin boğaya âşık olmasını sağlar ve bu
birleşmeden yarı hayvan yarı insan mitolojik bir canavar olan Minotaurus (Minos'un
Boğası) doğar. Dionisios'a göre bu köyün kuzeyinde İasonion adlı bir başka yer
vardı. Apollo adına yapılmış bir sunak bulunan bu yere adını veren İason,
efsaneye göre Teselya'daki İolkos kralı Aison'un oğludur. Karadeniz'deki
efsanevi Altın Postu getirmesi koşuluyla, babasının tahtını geri almak üzere
Pelias'tan söz alan İason, Altın Postu bulmaya giden Argonotlar'ın lideri olarak
çıktığı sefer sırasında Beşiktaş bölgesinde demirlemişti.
Uzun süre İasonion denen yerin Beşiktaş olmadığını düşündüren
bir kaynak vardır. 1200 yılında Konstantinopolis'i ziyaret eden Rus hacısı
Novgorodlu Antoniy, bu civarda Maçukov adlı bir manastırı ziyaretinden bahseder.
Bu manastırda kemikleri saklanan Aziz İason, aradaki binlerce yıla rağmen
İason'un son izdüşümü olmalıdır. Gerçekten de Ortodoks kilisesinde İason adını
taşıyan birkaç aziz kaydedilir. Fakat bunların hepsi de görece önemsiz azizlerdi
ve hiçbirinin Konstantinopolis'e ve civarına gömüldüğüne dair bilgi yoktur.
Antoniy'den önce ya da sonra hiçbir Bizans kaynağında geçmeyen Slav kökenli
Maçukov adının bugünkü Maçka semtinde yaşaması oldukça dikkat çekicidir.
Dionisios'un ve Novgorodlu Antoniy'in verdiği bilgilere dayanarak, İasonion'un
Maçka'nın altındaki kıyı şeridi olduğu, Dionisios'un Arheion diye zikrettiği
yerin de Beşiktaş olduğu kabul edilirse, yazarın Rodos'tan Bizantion'a gelen
gemilerin, İasonion ile Arheion arasında demir attığı yer olarak tanımladığı "Rodion
Periboloi", günümüz araştırmacıları tarafından kabul edildiği gibi Çırağan
Sarayı'nın bulunduğu mevki değil, daha güneyde bir yer olmalıdır. Anaplus
Bosporu'ya göre, Arheion kuzeye doğru, tepeler ve bunların arasında akan bir
ırmakla betimlenir. Bölgedeki dikkate değer tek akarsuyun Ihlamur Deresi olduğu
düşünülürse, Arheion gerçekten de Beşiktaş olmalıdır. Roma döneminde Ihlamur
Deresi oldukça geniş bir akarsu idi ve kaynaklara göre üzerinde bir köprü vardı.
Dionisios Arheion adını, Tasos kentinden gelerek burada bir kent kurmaya
kalkışan, fakat egemenliklerinin tehlikeye düşmesinden korkan Halkedon (Kadıköy)
halkı tarafından püskürtülen Yunanlı Arheias'a dayandırır. Dionisios'un Beşiktaş
civarında sözünü ettiği diğer bir yapı da denize bakan bir tepe üzerinde
yükselen "Denizin İhtiyar Adamı" adına inşa edildiği söylenen bir tapınaktır.
Bundan sonra
tespit edilebilen mevki bugünkü Arnavutköy'deki Bythias körfezidir. Bundan
anlaşıldığına göre söz konusu tapınak ya bugün Yıldız Sarayı'nın bulunduğu
tepede, ya da Ortaköy sırtlarında, bugün Boğaz Köprüsü'nün bağlandığı yerde idi.
Dionisios'un Parabolos ve Kalamos adıyla zikrettiği iki kıyı şeridi ise
Kuruçeşme olmalıdır. Bythias'tan sonra, Tanrıların Anası adına yapılmış bir
tapınağın bulunduğu Hestiai (bugünkü Akıntı Burnu) gelir. Son olarak da
Artemis'e adanmış bir tapınağın bulunduğu Helai (bugünkü Bebek) zikredilir.
Görüleceği gibi Bizantion'lu Dionisios'un Beşiktaş ve civarı hakkında yaptığı
tanımlamalar, yörenin Roma dönemine ilişkin ilginç ve etkileyici bilgiler
içermektedir. Fakat yazarın zikrettiği yapı ve yer isimlerinden Helai
dışındakilere (ortaçağa kadar Bebek yöresi için Helai adı kullanılmıştır) Bizans
dönemi metinlerinde bir daha rastlanmaması dikkat çekicidir.
BİZANS DÖNEMİ
Bizans döneminde (4. yy-15. yy) günümüzün Beşiktaş'ının kıyıları şu üç önemli
yapıyla tanınırdı: "Auaplus"ta (akıntıya karşı) buluııan Ayios Mihael Kilisesi,
imparatorların yazlık ikametgâhı olan Ayios Mamas'ı saray kompleksi ve Fokas
Manastırı. Bunları dan Ayios Mihael Kilisesi Konstantinopoilis'in kurucusu olan
I. Constantinus (305-337) döneminde inşa edilmişti ve Hıristiyan hacıların
ziyaret ettiği çok ünlü bir hac merkeziydi. Metinlerde Konstantinopolis'ten
uzaklığı 35 stadia (yaklaşık 6300 m) olarak zikredildiğine göre Kuruçeşme ve
Arnavutköy'de olmalıdır. Kilise, I. İustinianos döneminde ( 527-565 ) onarıldı
ve Küçük Ayasofya Camii'ninkine benzeyen sekizgen kubbesiyle, 10. yy'a kadar
varlığını sürdürdü. Ihlamur Deresi'nin üzerindeki köprünün yakınlarında olduğu
düşünülen Ayios Mamas kompleksi, bir saray, bir hipodrom, bir liman ve denize
açılan yarı daire şeklindeki revaktan oluşuyordu. Mamas Sarayı V.
Konstantinos'un (741-775) iktidarının ilk yıllarında, tahtı ele geçirmek üzere
ayaklanan komutan Artavasdos'un saldırılarını göğüslemek üzere karargâh haline
getirilmişti. Daha sonraları, VI. Konstantinos (780-797) ve annesi imparatoriçe
Eirene (797-802) tarafından kullanıldı. 792'de tahtı gasp etmek amacıyla
ayaklanan amca Nikeforos'un gözlerine burada mil çekildi, kardeşlerinin dilleri
burada kesildi. Konstantinos, annesinin muhalefetine rağmen ikinci karısı
Teodote ile burada evlendi, 797'de anne Eirene'nin kendisini tahttan indirme
girişimlerini burada öğrendi, Anadolu'ya kaçmaya çalıştı, fakat yakalanarak
Konstantinopolis'te kör edildi. VI. Konstantinos'un tahttan indirilmesi
dolayısıyla ilk kez kaynaklarda açıkça yer alan Ayios Mamas Hipodromu muhtemelen
sarayla birlikte 5. yy'da inşa edilmişti. 813'te liderleri Krum yönetiminde
Konstantinopolis'in banliyölerini talan etmeye gelen Bulgar akıncıları Mamas
Hipodromu'nu da yağmalamış, buradaki aslan, ayı ve muhtemelen daha önce sözü
edilen ejderha ile aynı şey olan deniz canavarı heykelini de götürmüşlerdi.
Bu son heykel daha önceleri Konstantinopolis'teki
Konstantinos Forumu'nu süsleyen, bilinmeyen bir tarihte "Ayios Mamas bölgesine"
götürüldüğü rivayet edilen ve yedi heykelden oluşan bir grubun parçası olan üç
siren (yarı kadın yarı hayvan efsanevi deniz yaratığı) ya da deniz atı
heykelinden biri olmalıdır. Hipodrom, 813 felaketinden sonra ayakta kalmış ya da
sonraki bir tarihte onarım görmüştür, çünkü sarayın ve hipodromun imparator III.
Mihael (842-867) tarafından sık sık ziyaret edildiği bilinmektedir. Mihael'in
halefi I. Basileios döneminde (867-886) yaşayan ve görünüşe göre Mihael'e ve
yaşam tarzına düşmanca bir tavır takınan tarihçilere bakılırsa, Mihael burayı
çok sevdiği spor olan araba yarışları için kullanıyordu.Hatta o dönemde,
imparatorluğu sık sık tehdit eden Arap akınlarını haber vermek üzere kurulan,
Toroslardan Konstantinopolis'e kadar uzanan alarm sisteminin, hipodrom
faaliyetleri sırasında bundan rahatsız olan Mihael tarafından iptal ettirildiği
rivayet edilir. Nitekim Mihael yine bir yarış sonrasında içki yüzünden sızmış
haldeyken, Basileios'un adamlarınca (bazı kaynaklara göre bizzat Basileios
tarafından) aynı yerde, Ayios Mamas Sarayı'nda öldürülmüştü. Ortaçağda
Beşiktaş'ı tanınır kılan üçüncü önemli eser olan Fokas Manastırı ise
orijinalinde, 832-842 yılları arasında Konstantinopolis Patriği olan VII.
İoannes Grammatikos'ıın kardeşi Arsavir'in sarayıydı. Arsavir düşmanları
tarafından bu sarayda büyücülük faaliyetleri yürüttüğü gerekçesiyle suçlandıktan
sonra mülk bir saray memuru tarafından satın alınmış ve manastıra
dönüştürülmüştü. Manastırın kilisesi, I. Basileios döneminde inşa edildi. Yeri
tam olarak tespit edilememekle beraber, Ortaköy'de halen mevcut olan modern
Ayios Fokas Kilisesi'nin yerinde olduğu iddia edilirken, Cristoforo
Buondelmoııti'nin meşhur haritasında açık biçimde Diplokionion'un hemen
güneyinde, yani Beşiktaş'ta gösterilir. Beşiktaş mahallesi, 1453'e kadar Bizans
kontrolünde kaldı. Şehrin fethi sırasında Osmanlı donanması kuşatma boyunca
tarafsız Ceneviz şehri Pera'dan (Karaköy) Diplokionion'a kadar sahilde
demirlemiş, donanmanın bir bölümü, Bizans'ın Haliç'e gerdiği zinciri aşmak
üzere, Dolmabahçe önlerinden kızaklara yüklenmişti.
OSMANLI DÖNEMİ
Beşiktaş bir yerleşim yeri kimliğini Osmanlı döneminde kazanmıştır. Bizans
dönemi boyunca Boğaziçi özellikle Karadeniz'den gelen yağmacıların akınlarına
uğramış, bunların yarattığı tahribat ve saldıkları korku surdışı yerleşmelerin
gelişmesini engellemiştir. Beşiktaş'ın Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri
kimliği kazanması Karadeniz'in geniş ölçüde Osmanlı Devleti'nin denetimi altına
girmesi sâyesinde olmuştur. Boğaziçi'nde yerleşmeyi etkileyen bir başka unsur da
iklim koşullarıdır. Özellikle kıyı kesiminin sert kuzeyli ve güneyli hava
akımlarına açık oluşu v
e
denizin yarattığı nem kıyı boyu yapılarının çok korunaklı olmasını gerektirir.
Bu ise pahalı inşaat demektir. Osmanlılar ise ucuzluğu, kolay yapılması ve kolay
yenilenebilmesi gibi nedenlerle daha çok ahşap yapıları tercih etmişlerdir. Bu
tür yapıların kıyılarda ancak yazlık yerleşmeye elvermesi Boğaziçi'nin 20. yy'a
kadar uzanan tarihi boyunca yalı denen özgün bir mimarî türün ortaya çıkmasına
yol açmıştır. Asıl yerleşmeler ise sert hava akımlarından daha az etkilenen
koylarda, vadilerde, tepelerin güneye bakan yamaçlarında olmuştur. Beşiktaş'ın
gelişmesi de bu doğrultudadır. Beşiktaş Boğaziçi kıyılarında gelişen ilk
yerleşme yeri olmuştur. Galata ile Beşiktaş arasında kalan Fındıklı ise 16.
yy'da gelişmeye başlamıştır. Kıyı kesimi ise II. Bayezid döneminde (1481-1512)
kaptan-ı deryâların verilmiş, daha sonra Beşiktaş Bahçesi olarak anılacak
Dolmabahçe'den Hayreddin İskelesi'ne kadar uzanan bu alanda (bugünkü Dolmabahçe
Sarayı'nın kapsadığı alandır) kaptan-ı deryâlar için bir yalı yaptırılmıştı.
Beşiktaş kıyısı 16. yy'da da bu özelliğini sürdürecek Barbaros Hayreddin Paşa,
Sinan Paşa ve Kılıç Ali Paşa gibi kaptan-ı deryâlar Beşiktaş'ta kalıcı izler
bırakacaktır. Beşiktaş kıyıları I. Ahmed döneminden ( 1603-1617) başlayarak
hanedana geçecek ve hasbahçeler olarak düzenlenip sahil saraylarla
donatılacaktır.
16. yy'da Osmanlı hanedanın Beşiktaş'la ilgisinin ilk eseri
olarak I. Süleyman (Kanunî) (hd. 1520-1566) Beşiktaş Bahçesi arkasındaki tepede
bir yazlık saray yaptırmıştı. Süleyman Sarayı olarak anılan bu yapının daha
sonra inşa edilen Bayıldım Kasrı'nın yerinde olduğu tahmin edilebilir. Uzun bir
süre Süleymaniye Mahallesi olarak bilinen bu çevrede günümüze ulaşmayan bir
mescit de Süleymaniye Mescidi adını taşımaktaydı. Sarayın önünden sahile kadar
uzanan alan Kale Bahçesi olarak anılmakta ve kıyıdaki Sultan İskelesi ile son
bulmaktaydı. Düzlük kesimde de bir cirit meydanı yer almaktaydı ki 19. yy'a
kadar bu özelliğini korumuştur. Yunan tarihçi Skarlatos Bizantios ( 1798-1878)
Dolmabahçe'den Beşiktaş İskelesi'ne kadar uzanan kıyının Barbaros Hayreddin Paşa
(ö. 1546) tarafından Akdeniz adalarından topladığı 16.000 kadar savaş tutsağını
çalıştırarak doldurulduğunu ve rıhtım olarak düzenletildiğini belirtir. 15. yy
sonlarında oluşmaya başlayan bir gelenek de donanmanın Beşiktaş önlerinde
demirlemesiydi. Her yıl kış aylarında Haliç'de yenilenen ya da donatılan gemiler
mayıs ayında sefere çıkmadan önce Beşiktaş önlerine gelir, buradan kaptan-ı
deryâyı alarak Sarayburnu kıyısındaki Yalı Köşkü'nde bekleyen padişahı
selâmlayıp Ege Denizi'ne açılırdı. Eylül-ekim aylarındaki dönüşte de donanma
gene Beşiktaş önlerinde demir atardı. Beşiktaş'ın kaptan-ı deıyâların semti
olmasının bir sonucu da burada bıraktıkları eserlerdir. Önce Barbaros Hayreddin
Paşa Mimar Sinan'a bir cami, medrese ve darülkurra ile 1541 tarihli türbesini
yaptırmıştır. Bu yapılardan türbe dışında hiçbiri günümüze ulaşmamıştır.
Ardından ünlü veziriazam Rüstem Paşa'nın kardeşi Kaptan-ı Deryâ Sinan Paşa (ö.
1554) gene Mimar Sinan'a cami, medrese ve çifte hamamdan oluşan bir külliye inşa
ettirmişti. Bu yapılardan hamam dışındakiler günümüze ulaşmıştır. 16. yy'ın son
büyük denizcisi Kılıç Ali Paşa (ö. 1587) Tophane'deki asıl külliyesinin yanı
sıra Mimar Sinan'a Çırağan'da bir cami ile bir sübyan mektebi yaptırmıştı. Bu
yapılar da günümüze ulaşmamıştır.
Beşiktaş İskelesi'nin ardındaki meydan da 16. yy'dan
başlayarak Rumeli-Anadolu arasında işleyen kervanların durağı, aynı zamanda
Anadolu'dan gelip Rumeli'den seferlere katılan eyalet askerlerinin geçit
yeriydi. 19. yy'a kadar Deve Meydanı adını taşıyan bu yerde olduğu sanılan bir
de kervansaray vardı. Yalnız Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği ve İstanbul'daki
tek kervansaray olma özelliğini taşıyan bu yapının Sinan Paşa Külliyesi'nin bir
parçası olduğu da ileri sürülmüştür. 17. yy'da Beşiktaş'ın çehresinin hayli
değişmeye başladığı görülür. I. Ahmed döneminde ( 1603-1617) Dolmabahçe koyu
doldurtulmuş, Kaptan-ı Deryâ (1591-1595, 1598-1603) Cağalazade Yusuf Paşa'nın
oturduğu Cağalazade Yalısı yıktırılarak Beşiktaş Sarayı'nın ilk yapıları inşa
edilmiştir. Bu dönemden başlayarak üç yüz yıllık bir süreçte Beşiktaş kıyıları
hanedan üyelerine ait birbiri ardınca yapılan, yenilenen onlarca sarayla
donatılmıştır. Bu sarayların hepsi yazlıksaraylardı ve ilkbaharda yayımlanan göç
fermanıyla taşınılır, sonbahardaki fermanla da kışlık saraylara dönülürdü.
Sarayla ilişkili kişilerin ve Osmanlı üst tabakasında seçkin bir yeri olan
ilmiye sınıfı mensuplarının da Beşiktaş'a rağbet ettiklerini görüyoruz.
Bunlardan kalıcı bir örnek yaptırdığı cami çevresinde bir mahalle oluşan ünlü
Dârüssaade Ağası Abbas Ağa'dır. Bir başka önemli örnek de seçkin bir tarikat
olan Mevlevilik'in Galata ve Yenikapı'dan sonra İstanbul'daki üçüncü
dergâhlarını 1622'de bugünkü Çırağan Sarayı'nın yerinde kurmalarıdır. Beşiktaş
17. yy'da Abbasağa ve Vişnezâde mahallelerinin oluşumuyla sırtlara doğru
genişlemesini sürdürürken nüfus bileşimi de oturmuş gibidir. Semtin ticari
merkezi durumundaki Köyiçi'nde Müslümanlar, Rumlar,Ermeniler birlikte
yaşarlarken Abbasağa sırtlarına doğru Ermeniler, Uzuncaova'ya doğru da Rumlar
yerleşmişlerdi. Az sayıda da Yahud
i
vardı. Dönemin ünlü şairi Nedim (ö. 1730) de Beşiktaş'ı mesken tutmuştu. Bir
yazarımızın anlatımıyla "... Beşiktaş'ta olgunlaşıp İstanbul'a yayılan bahçe,
çiçek, havuz, şimşirlik, çırağan, helva sohbetleri, letaif gelenekleriyle"
süslenen bu dönem 1730'daki kanlı Patrona Ayaklanması ile son bulduysa da başta
hanedan olmak üzere İstanbul'un üst tabakasının yaşam biçiminde kalıcı izler
bıraktı. I. Mahmud (hd. 17301754) haraplaşan Beşiktaş Sarayı'nın yapılarını
onarttığı gibi 1747'de "Kasr-ı Dilârâ"yı, 1749'da Dolmabahçe tarafında yeni
kasır yaptırdı.III. Mustafa (hd. 17571774) 22 Mayıs 1766'daki büyük depremde
hayli tahribata uğrayan Beşiktaş Sarayı'nı derhal onartmışı ve yazlık saray
olarak kullanmayı sürdürmüştür. 18. yy'da Beşiktaş yerleşimini bir yandan
Beşiktaş Deresi ile Ihlamur Deresi vadisi boyunca genişletirken, öte yandan
Serencebey sırtları da iskâna açılmaya başlamıştır.
Ihlamur Deresi'nin Fulya'ya kavuştuğu yer ve bugünkü Topağacı
sırtları 18. yy'da Hacı Hüseyin Bağı olarak anılırdı. Bu bağ ve içindeki köşk
mirîye geçtikten sonra, bağ semtin en büyük mesiresi olmuş, köşkün yerine de 19.
yy'da Ihlamur Kasrı yapılmıştır. 18. yy'da Beşiktaş'ta göçülen en önemli beledî
hizmet 1731'de tamamlanan Bahçeköy'deki I. Mahmud Bendi'nden su getirilmesidir.
1731-1839 arasında dört aşamada yapılan ve Taksim Suyu adı verilen bu tesislerle
Beşiktaş düzenli suya kavuşmuş ve dolayısıyla semtteki çeşme ve hamam sayısı
artmıştır. III. Selim döneminin 1807'de Kabakçı Mustafa Ayaklanması ile kanlı
biçimde sona ermesiyle başlayan karışıklıklar 1808'de II. Mahmud'un tahta
geçmesiyle durulmuş, İstanbul'da yaşam yeniden düzene girmişti. II. Mahmud'un
pek çok acı olayın geçtiği Topkapı Sarayı'nı bırakarak kışları da Beşiktaş
Sarayı'nda geçirmek istemesi başlangıçta yöneticilerin tepkisiyle karşılaşmış
ancak 1820'den sonra çoğu zaman Beşiktaş ve Çırağan sarayları ile Yıldız
Kasrı'nda kalmış, 1834'de Beşiktaş Sarayı yenilendikten sonra bütünüyle Topkapı
Sarayı'nı terk etmiştir. Padişahla birlikte hanedanın diğer üyeleri ve devlet
ricali de Beşiktaş'a yerleşmeye başlamışlardır. Bundan sonra Beşiktaş bir
tarihçimizin deyimiyle "Dersaadet'te bir payitaht" olmuştur. 1839'da Tanzimat'ın
ilanıyla başlayan dönemde özellikle mimarlık alanındaki değişmenin en yoğun
görüldüğü yer Beşiktaş olmuştur. Bu değişimin günümüze kalan izleri olarak
Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Fer'iye sarayları, Yıldız Sarayı, Ihlamur
Kasrı, Ortaköy Camii, Mecidiye Camii (Küçük Mecidiye Camii), Yıldız (Hamidiye
Camii), Bezmiâlem Valide Sultan Çeşmesi, Şeyh Zâfır Türbesi ile Akaretler'i
saymak yeterlidir. 19. yy'da yaşanan çok önemli bir gelişme de kent içindeki
insan hareketliliğini arttıran ulaşımda ve toplu taşıma araçlarında yaşanmıştır.
Galata köprülerinin inşası3~ Beşiktaş'ın İstanbul'la bağını güçlendirmiş,
1851'de Şirket-i Hayriye'nin kurulmasıyla Boğaziçi iskelelerine düzenli vapur
seferleri başlamış, bu da bütün Boğaziçi köylerini, nüfus, yaşam biçimi ve
mimari bakımdan etkilemiştir. 1869'da imtiyazı verilen tramvay şirketi de ilk
hattı 1872'de Azapkapı Beşiktaş arasında işletmeye açmıştır. Atlı olan bu ilk
tramvaylar 1913'de elektrikli olduktan sonra Bebek'e kadar uzanan hatta 1961'e
kadar hizmet vermişlerdir.
Beşiktaş'ın batı tepelerine yaklaşan bir hat da Taksim-Şişli
güzergâhından Harbiye'de ayrılan bir kolla Maçka'ya uzanmıştır. Gene aynı
dönemde İstanbul'daki toplu konut sisteminin ilk örnekleri olarak nitelenen
Akaretler ile Ortaköy'deki Yahudi cemaatine ait "Las Dizioço" ( 18 Evler ya da
Akaretler) Beşiktaş'ın kentsel görünümünü etkileyen özelliklerdir. II.
Abdülhamid döneminde ( 1876-1909) Yıldız Sarayı'nın yalnız padişahın ikematgâhı
değil, 1878'den başlayarak "istibdat" olarak nitelenen bir yönetim anlayışının
da merkezi olması Beşiktaş'ı türlü yönlerden etkilemiştir. Öncelikle padişahın
yakın çevresinde yer alanlar ikametgâhlarını Yıldız Sarayı'nın yakınlarına
taşımışlar, bu dönemde Serencebey Yokuşu ve çevresi ile, Abbasağa Mahallesi ile
üst tarafında oluşan Yeni Mahalle vüzerâ, vükela, bendegân ve ricâl konaklarıyla
dolmuştur. Ayrıca saray yakınlarında Orhaniye Kışlası ve Ertuğrul Kışlası ile
İstanbul tarihinde iz bırakmış bir kişi olan Beşiktaş Muhafızı Yedi-Sekiz Hasan
Paşa'nın (ö. 1905) yönettiği karakol binaları inşa edilmiştir. Beşiktaş'ın diğer
kesimlerinde de sarayda ve saraya bağlı çeşitli hizmetlerde çalışan görevlilerin
yerleştikleri görülmüştür. Bu arada 1877-1878'de Osmanlı-Rus Savaşı'ndaki
yenilginin yarattığı göç dalgasının İstanbul'daki etkisinin bir sonucu olarak
Dikilitaş da bir göçmen mahallesi olarak oluşmaya başlamıştır. Onu 20. yy
başında Balmumcu Çiftliği'nin bir bölümünün iskanâ açılmasıyla oluşan Balmumcu
Mahallesi izlemiştir. 19. yy'da Beşiktaş iki sel baskını, birkaç büyükçe yangın
yanında birçok da olaya sahne olmuştur. Tarihlere geçecek nitelikteki ilk sel
âfeti 1811'de, ikincisi 1866'da yaşanmıştır. 1863'teki Köyiçi yangınından sonra
da yangın alanı için bir imar planı yapılmıştır. Bundan sonraki yangınlar 1881
Ortaköy ve 1886 Arnavutköy yangınları gibi yerleşim yapısını etkileyecek
boyutlarda olmamış, yalnız 1892'deki Köyiçi yangınında 166 hane yanmıştır.
1894'teki İstanbul depremi de Beşiktaş'ta az tahribat yapmış, Sinan Paşa Camii
ile Beşiktaş İskelesi Camii'nin minareleri yıkılmış, Beşiktaş Merkez
Karakolu'nun çatısı çökmüş, duvarları çatlamış, Beşiktaş Merkez Rüşdiyesi'nin de
duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş ve camları kırılmıştır. Evlerdeki yıkımda
da toplam dört kişi ölmüştür. Deprem Ortaköy'de daha etkili olmuş, Ortaköy Camii
hayli zedelenmiş, minarelerin alemleri devrilmiş, deniz içinde yarıklar
oluşmuştur. Beşiktaş'ın "Dersaadet'te bir payitaht" olmasının bir sonucu da
burada yaşanan siyasal olaylardır.
Sultan Abdülaziz başını Midhat Paşa ile Serasker Hüseyin Avni
Paşa'nın çektiği bir grup asker-sivil yüksek devlet görevlisinin ittifakıyla 30
Mayıs 1876'da Dolmabahçe Sarayı kuşatılarak tahttan indirildi ve 4 Haziran
1876'da da gözaltında tutulduğu Fer'iye saraylarının sonuncusundaki (bugünkü
Kabataş Lisesi) odasında intihar etti. Ardından tahta çıkartılan V. Murad'ın da
aklî dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle yine aynı grup tarafından 31
Ağustos 1876'da padişahlığına son verildi. Kanun-ı Esasi'yi ilan sözü üzerine
tahta geçen II. Abdülhamid'in saltanatının ilk iki yılı da olaylarla dolu geçti.
Bunların Beşiktaş'ta yaşananı tarihe "Çırağan Olayı" olarak geçmiştir. 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı'nda yaşanan yenilginin ve padişahın Meclis-i Meb'usan'ı
kapatıp anayasayı askıya almasının yarattığı kötümserlik ortamında Ali Suavi'nin
önderliğinde çoğu Rumeli göçmenlerinden oluşan küçük bir topluluk 20 Mayıs
1878'de denizden Çırağan Sarayı'na girerek V. Murad'ı yeniden tahta geçirme
girişiminde bulundular. Beşiktaş Muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Paşa'nın olay yerine
gelmesiyle çıkan çatışmada başta Ali Suavi olmak üzere pek çok kişi öldü. Bir
diğer önemli olay da 20. yy'ın hemen başında (21 Temmuz 1905 ) yaşanan "Bomba
Olayı"dır. Ermeni komitecilerince düzenlenen ve Cuma Selâmlığı için Yıldız
Camii'ne gelen II. Abdülhamid'i öldürmeyi amaçlayan bu suikast girişiminde
padişaha bir şey olmamış, çevresinde bulunanlardan 26 kişi ölmüş, 58 kişi de
yaralanmıştır. 19. yy'da Beşiktaş önemli bir kültürel oluşuma da ev sahipliği
etmiştir. Beşiktaş ve Ortaköy'de oturan bir grup aydının 1815 sonlarından
başlayarak düzenli biçimde bir araya gelmeleriyle oluşan bu harekete "Beşiktaş
Cemiyet-i İlmiyesi" denmiştir. Tarih, din, felsefe, pozitif bilimler ve edebiyat
alanında düşünce alışverişinde bulunmayı, ayrıca öğrenci yetiştirmeyi de
amaçlayan bu topluluk dönemine göre hür ve ileri düşünceli kişilerden
oluşmaktaydı. Osmanlı tarihinde resmî bir kurum dışında örgütlenmiş ilk bilim ve
düşünce hareketi olan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi ne yazık ki 1826'da Yeniçeri
Ocağı'nın kaldırıldığı ortamda Bektaşilik ve dinsizlikle suçlanarak dağılmak
zorunda kalmış, üyelerinin bir bölüğü de sürgüne gönderilmiştir. Osmanlı
tarihinin son dönemi sayılan II. Meşrutiyet (1908-1918) ve Mütareke (1918-1922)
yılları tüm ülke ve başkent İstanbul kadar Beşiktaş için de çoğu acı olaylarla
dolu geçmiştir.
Beşiktaş gene saraylar semtidir, ama 1908'de II.
Meşrutiyet'in ilanı, 1909'da yaşanan 31 Mart Ayaklanması'nın ardından II.
Abdülhamid'in Yıldız Sarayı'nda tahtında indirilip sürgüne gönderilmesiyle
yönetim merkezi olma niteliğini, özel konumunu yitirmiştir. II. Meşrutiyet'in
ilanıyla çoğu Beşiktaş'ta oturan II. Abdülhamid dönemi ricalinin de ayrıcalıklı
yaşamları son bulmuş, bunların da bir bölüğü sürgün edilmiştir. Yeni padişah V.
Mehmed (Reşad) Dolmabahçe Sarayı'nda bir meşrutiyet padişahı olarak yaşamış,
yönetim erki yeniden Bâbıâli'ye geçmiştir. I. Dünya Savaşı ( 1914-1918 ) gitikçe
ağırlaşan sıkıntılarla sürüp gitmişken, yenilginin ardından gelen Mütareke
yılları ise İstanbul halkı için ilk kez tattığı işgal acısıyla birlikte direniş
ruhunun da canlandığı dönem olmuştur. Beşiktaş halkı da Anadolu'da başlayan
ulusal direniş hareketine hem insan kaynaklarını (özellikle denizciler) seferber
ederek, hem de silah ve mühimmat kaçırılması (özellikle Maçka Silahhanesi ve
Yıldız Muhabere Deposu'ndan) işine örgütlü olarak katılmıştır.Bu karanlık dönem
zaferle sona ererken 17 Kasım 1922'de son padişah " VI. Mehmed (Vahdeddin)
Yıldız Sarayı'ndan gizlice çıkıp Tophane rıhtımından açıkta bekleyen bir İngiliz
zırhlısına geçerek kaçmış, ertesi yıl 2 Ekim 1923'te son işgal kuvvetleri de
gene Dolmabahçe rıhtımında düzenlenen bir törenle İstanbul'u terk etmişlerdir.
CUMHURİYET'TEN BUGÜNE
29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildiğinde Beşiktaş kentin Beyoğlu yakasının
bir parçası durumundaydı. Yönetsel bakımdan da Beyoğlu Mutasarrıflığı'na
bağlıydı. Ama İstanbul artık eski İstanbul değildi. 470 yıl süren başkentlik
ayrıcalığını yitirmiş, I. Dünya Savaşı ve Mütareke yıllarının yarattığı yıkım
kentin yaşamını her yönüyle etkilemişti. Gene de ülkenin en büyük kentiydi, en
önemli ekonomik ve kültürel merkezdi, ama bu sadece geçmişin mirasıydı.
Cumhuriyet'in ilk 15 yılı yani Atatürk dönemi boyunca yeni rejim kentsel
gelişmede ağırlığı başkent Ankara'nın yaratılmasına ve İzmir gibi maddi yönden
de yıkıma uğramış kentlerin imarına vermişti. İstanbul ise kendi yağıyla
kavrulmaya çalışıyordu. Beşiktaş bu ortamdan en çok etkilenmiş semtlerden
biridir.
Önce 3 Mart ,1924'te hilafetin kaldırılması ve Osmanlı
hanedanı mensuplarının yurt dışına çıkartılmalarıyla saraylar ve Beşiktaş'tan
Arnavutköy'e kadar kıyı boyunca sıralanan sahilsaraylar ve yalılar boşalmış,
bunların kimi kamu kurumlarına verilmiş, kimi depo ve okul olarak kullanılmaya
başlanmış, kimi de yıkılmıştır. Eski devrin ricaline ait konaklar da benzer
akıbete uğramış, konak düzeninin çökmesiyle birlikte kimi bölük bölük kiraya
verilmiş, kimi terk edilmiş, kimi de yanmış ya da yıkılmıştır. Saraylarda ve
konaklarda çalışan "saraylı" ve "bendegân" denilen çoğu Beşiktaş'la ilintili
birçok kişi de artık semtin birer fakiri olarak yaşamlarını sürdürmeye
başlamıştır. Bu gelişmelere bağlı olarak Beşiktaş'taki ticari hayatıda sarsıntı
geçirmiştir. Beşiktaş'ın çehresini değiştiren
ilk
girişimler Lütfi Kırdar'ın belediye başkanlığı döneminde (8 Aralık 1938-24 Ocak
1949) başlamıştır. Lütfi Kırdar Fransız şehir plancısı H. Prost'a hazırlatılan
ve 1939'da onaylanan nâzım plan doğrultusunda kentte geniş çaplı bir imar
hareketine girişti. Bulvarlar açmak, meydanlar oluşturmak, mevcut yolları
genişletmek ve iyileştirmek, yeşil alanları düzenlemek, rekreasyon alanları
yaratmak, su, elektrik, ulaşım gibi temel belediye hizmetlerinde nicelik ve
nitelik bakımından artışlar sağlamak ve kente Cumhuriyet'in simgesi olacak
anıtsal yapılar kazandırmak olarak özetlenebilecek temel ilkeler doğrultusundaki
bu hareketin Beşiktaş'ta bıraktığı izler şöyle sıralanabilir: Dolmabahçe'den
Rumelihisarı'na uzanan ve ilçeyi kente bağlayan ana yol ile
Zincirlikuyu-Beşiktaş yolu ve semtin iç kesimlerini ana yola bağlayan
Ihlamurdere Caddesi'nin niteliği yükseltilmiştir. Beşiktaş İskelesi'nin
arkasında bulunan sokaklar istimlâk edilerek Barbaros Meydanı açılmış, önündeki
şebekeli duvar kaldırılarak Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi ortaya çıkartılmış,
meydanın kenarına da Barbaros Anıtı yapılmıştır. Abbas Ağa Camii'nin üst yanında
bulunan ve mahalle dokusu içinde kalan Abbasağa Mezarlığı kaldırılarak park
olarak düzenlenmiştir.
Ama buradaki mezar taşları üzerinde hiçbir inceleme
yapılmadan ortadan kaldırıldığı için Beşiktaş tarihinin bu çok önemli belgeleri
yok olup gitmiştir. Aynı şekilde Spor Caddesi'ni Maçka'ya bağlayan kavşağın
solunda yer alan Maçka Mezarlığı'nın bir bölümü de yolu genişletmek amacıyla
kaldırılmıştır. Gene bu dönemde Taşlık Parkı ile Vişnezade Parkı oluşturulmuş,
Yıldız Sarayı'nın dış bahçesi, içindeki Çadır Köşkü ve Malta Köşkü ile birlikte
satın alınarak Yıldız Parkı haline getirilmiştir. Dolmabahçe'den Nişantaşı'na
uzanan vadi de park olarak düzenlenirken Dolmabahçe'yi Maçka'ya bağlayan
Bayıldım Yokuşu bir seyir terası halinde yenilenmiştir.